Gözler ıslanmadıkça gönüllerde gökkuşağı oluşmaz...

Hakkımda

Eskiden yeterdim kendime Artardım bile Şimdi ne yapsam nafile! ... Ve Kim demiş 'can eskimez' diye Bu can tedirgin tende Can da eskimiş Ben de..


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* http://www.esselam.net/index.php
* http://www.iskenderpasa.com/
* http://www.hanimefendi.com.tr/index.php

Kategoriler


Arkadaşlarım


rindiseyda
lfcnet
bintisahra
yolcuhsyn
turkuaz37
benar
islamneguzel
islamisiteler
abdullahvaris
abdullahca
bahardali
dilefkar
delaledilemin
yasaminanlami
avonsitesi
sonsuzlukkervani
djazemimm87
gullerinkalbi
ceydacc
Sevgi Penceresi
serol43
xnidanurx
Hasan Beyan
keremcem06
avonla
timozkaya
mevlana1
gullerinkalbi2
rindiseyda1

Kendini Eğitmek Hayatı Doğru Okumaya Çalışmaktır
Saliha Erdim

 

İnsanın var olup ayakta kalabilmesi, toplu olarak yaşama ve dünyayı yaşanılır halde tutma becerisine bağlı diye düşünüyorum. Dünyada her şey birbiriyle ilişkili yani hiçbirşey birbirinden bağımsız değil. Dünyanın bir ucunda yapılan bir iyilik, diğer ucundakini etkiler, yapılan kötülüklerde öyle. Çünkü, dengeler hassastır ve etkilenmeye müsaittir. İşte insan olma bilinci, kendisine, kendisinin dışındakilere ve dünyaya katkıda bulunmak amacıyla yeryüzüne gönderilmiş şerefli bir misafir anlayışıyla yaklaşmayı gerektirir. İnsanın önce kendi dengelerini sonra da çevresindekilerin dengelerini korumak gibi sorumlulukları vardır. Bu ise insan olma ve erdemli bir hayata talip olma bilgisi ve bilincini zaruri kılmaktadır.
Bizleri yaratan hazreti Allah, ne yapar ve nasıl yaşarsak en ideal konumda bulunacağımızı, yaratan, küllî iradeye sahip ve yeterli bilginin kuşatıcılığı ile bizlere bildiriyor. Bize düşen, sınırsız bir teslimiyetle anlamak ve hayata geçirmek.
Bunun için kesintisiz bir bilgilenme sürecinin bizim gündemimizin baş köşesinde yer alması gerekir. Bunu yaşayanların hayatlarında o inanılmaz güzellikleri görmek mümkün. Yaşamayanlarınki de ne yazık ki ortada. Şimdi onları birazcık tasnif etmeye çalışalım.
Kendini eğitmeyi önemseyenler; öğrenmeyi yaşama biçimi olarak gören ve öğrenme odaklı yaşayanlar ve soru soran ve cevap arayanlardır aynı zamanda. Bu insanlar, başkalarından daha çok kendi içlerine ayna tutarlar. Karşılaştıkları her şey bir öğrenme vesilesidir. Olay ve durumlardan bir ders çıkarır ve ayaklarının altına alarak yücelmek için basamak yapar. Böyle yaşayanlar başkalarından daha çok rüzgarı ve rotayı hesaba katar.
Hayat, zihni dolu olanlara hitap eder ve ne istediğini bilerek çalışmaya niyeti olanlara ise fırsatlar göz kırpar.
Kendini eğitmiş insan, risk faktörlerini hesaba katar, kâr-zarar dengesini gözetir. Bu kendisiyle ilgili hata ve yanlışları en aza indirme, verimliği arttırma ve hayatı doğru yaşama gayretidir ve aynı zamanda Allah’a vereceği hesabı azaltmak ve mükâfatları çoğaltmak için “Oku” emri gereği, olmak, için bilmek eyleminin yolcusu olmak demektir.
Rab’bimiz “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 93) derken, bilmenin, insanı bilmeyenlerden ayıran ve nitelik kazandıran bir ayıraç olduğuna işaret ediyor. İşte bilenler safında yer alabilmek için, insan olabilme bilgi ve bilincini yakalayabilmek için seferberlik halinde olmak ve Rab’bimizin işaret ettiği ve sevgili peygamberimiz (s.a.v.) örneklediği, bilmek, olmak ve kalmak sürecini olabildiğince güzel yaşamaktır.
Bilenlerin, bilgiyle hayatı örenlerin, bilginin gösterdiğini görenlerin ve önce kendini görmek ve bilmek konusunda mücadele verenlerin eylemidir kendini eğitmek.
Yanlıştan ve kul hakkından korkmak, hüzün ve gözyaşının kendisiyle ilgili olmasından ödü kopmak ve bunun için kendini nakış nakış, oya oya dokumaktır, olayları ve insanları doğru okumaktır.
Kimi zaman da Rab’bimizin bazı olaylarla ve kişilerle bizi eğittiğini bilerek, tedbir alıp takdire teslim olmaktır ve sabırla olgunlaşmayı ummaktır. Biz ne yaparsak yapalım, sadece tedbirin hakkını vermiş olacağımızı bilmek ve Rab’bin tasarrufuna gönülden rıza göstermektir, kendini eğitmek ve yetiştirmek,
Kendini eğitmek, aynaya bakacak yüzü olmak demektir. Çünkü, yaptığı her şeyin insanın kendisine dönük tarafı vardır ve etkisi önce kendisinedir. Eğitimli olmak, kendini nakış nakış işleyip, hayata nadide bir armağan gibi sunmaktır. Zihnini doğru bilgilerle donatıp, her zaman doğru davranmanın omuruyla başı dik durmaktır. Yapana yapmak gibi ucuz bir oyuna gelmemek ve aslında kendisini, karşılık vermekten korumaktır. Duygu ve düşünce kumaşını doğru kalıba göre şekillendirmektir. “ Hayat sadece benden ve istediklerimden ibaret değildir.” diyerek, başkalarını da önemseyip değer vererek, bir şey diyecek ya da yapacakken, başkalarına da olacak etkiyi hesaba katmaktır.
Kendini eğitmek, sıradanlığa düşmemenin ilacıdır. elinden, ayağından, gözünden, kulağından sorumlu olduğunun bilincinde olmak ve kendini davranış ve yaşayış olarak iyi bir yerde görmektir.
Eğitilmiş insan, hayata kaba, yobaz, bağnaz ve hayata at gözlüğü ile bakmaktan korktuğu için, bilginin koruyuculuğuna sığınmış insan demektir.
Kendini eğitmek, “insanın mesul olduğu işle ilgilenmesi farzdır” emri uyarınca, işi insan olmakla ilgiliyse, nasıl daha iyi insan olunacağı bilgisiyle donanmaktır.
Kendini yetiştirmek, insanın ağzından çıkanların,karşısındakinin zihninde en iyi şekilde anlaşılması için ve kelimeleri hizaya getirme, kontrolsüzlüğe müsaade etmeme refleksini kazanma eylemidir. Önce kendi zihninden niyeti başta olmak üzere onay almayı önemseyenlerin, önce kendi gözlerinde kendilerini aklama gayretidir.
Bütünü bunlar için zihninize “Haydi” komutunu verecek bir komutana ihtiyaç vardır. Bu komutan ise doğru kaynaktan edindiğimiz BİLGİ dir.
Eğitilmemiş olanlar ise;
Çevreyi koruyup da insanı korumayanlar
Tertibi-düzeni koruyup da insanı korumayanlar
Ağacı koruyup da insanı korumayanlar
Hayvanı koruyup da insanı korumayanlar
Kuralları koruyup da insanı korumayanlar ( Kendilerini koruduğu oranda kuralları savunanlar.)
Bu görüntü pergelin sabit ayağı merkezde kalacak şekilde eğitilmemiş ve aynı zamanda kendisini eğitmeyi de bilememiş olanların çerçevesindeki manzaradır ve aynı zamanda elinden ve ayağından çıkanların hesabını vereceğinin farkında olmayanlardır bunlar.


Tarih: 09:27, 20/9/2007 Kategori: saliha erdim
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

ANNEM AYNAMDI


Saliha ERDİM
2006 - Şubat

1. Sayfa

Ben bir ailenin beş kızından biriyim. Şimdi bende anne olmaya hazırlanıyorum. Geriye baktığımda, annemin bize çok güzel bir ayna olduğunu görüyorum.<br /> Annem bana çeyizimi hazırlarken, “Kızım her işimizde besmele çekelim ki işimiz rast gelsin.” derdi, hala besmele çekiyorum her işe başlarken. Asıl çeyizin, iyi alışkanlıkların ve güzel huyun olsun fakat bunun yanında elişi yapmayı da öğreteyim sana, dikkatin gelişir. Bitir elinde başladığın her ne işin varsa, sabrın gelişir. Yanlış yapmışsan bir şeyi üşenme sök, yeniden daha iyisini yap, kendine güvenin ve titiz iş yapma becerin gelişir. Temiz giyin, temiz iş yap, çevren, temiz ve düzenli olsun, temizlik anlayışın, alışkanlığın ve çevrendekilerin itibarı gelişir. Gidicilere değil, kalıcılara önem ver; para gidici, şan-şöhret gidici, mevki gidici, yiyip içtiklerin gidici, mevkisinden dolayı dost edindiysen onlar da gidici. Gidiciler bir vardır, bir de bakmışsın ki yok oluvermiş. Bunların yanında iyi alışkanlıklar kalıcı, güzel huylar kalıcı, iyiliklerin etkisi kalıcı, kişiliğin olumlu donanımı kalıcı. Şunu unutma ki; üstündeki gidince, cebindeki bitince, geride kalan neyse, sen osun ona yatırım yap. <br /> <br /> Annem Aynamdı,<br /> Günün birinde evlilik kapımı çaldı. Yeni bir hayatın heyecanı bir rüzgâr gibi esti dünyamda. Kımıldadı her şey ve yer değiştirdi kimi alışkanlıklarım. Kimilerini de yeniden edinmem gerekecekti, anladım bunu ilk günlerde. Her ne iş yapacak olsam, evde bunu annem nasıl yapıyordu diye düşünüyorum. Elim alışmışsa bir işe, o işi kolaylıkla yapıyorum, zor gelmiyor. <br /> Annem Aynamdı,<br /> Babamı nasıl mutlu etmeye çalıştığını, onu memnun etmek için neler yaptığını hatırlıyorum. Koridorda yürürken koluna girdiğini, babamın yanında oturuyorsa elini tuttuğunu, yolcu ederken de içtenlikle sarıldığını ve dua ettiğini hatırlıyorum. Oysa biraz önce gizlice gözyaşlarını sildiğini görmüştüm.


Tarih: 19:48, 6/12/2006 Kategori: saliha erdim
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

ÖĞRENDİM Kİ, NE YAPARSAM HEPSİ BANAYMIŞ


Saliha ERDİM
2006 - Mayıs

1. Sayfa

Uyanıklığın elini eteğini çektiği saatlerde yazıyorum bu satırları. Hani hayatta bazı tecrübeler yaşarız ve daha sonra onları ayaklarımızın altına alır yükseliriz, ya da sırtımıza vurur, taşır dururuz. Hatta kimilerini de ömür boyu sırtımızdan indirmeyiz ya ve vaktiyle bizi üzen, yaralayan bir olayın ve kişilerin, daha sonra da bizi üzmesine müsaade ederiz. Aslında onları, “haydi yerlerinize marş marş” diye ayağımızın altına ya da sırtımıza yönlendiren biziz, daha sonra da tecrübeden ders alıp kâra dönüştüren ya da sırtımıza vurup eziyete dönüştüren de biziz. Bir şeyler yaparken çoğu zaman, bunların fayda ve zarar olarak bize döneceğini hiç hesaba katmadan, düşünmeden davranırız. O anlık fayda ya da zarara göre hareket edip, uzun soluklu stratejik hareket etme sabrı ve becerisi gösteremeyiz neyazık ki! O an ki duruma göre yapılan davranışlar çoğunlukla tepkisel ve yine çoğunlukla ilişkilere kısa ve uzun vadede zarar getiren ifade biçimleri içerir. Çünkü duyguların dozu yüksek olunca, düşünmeye ne fırsat ne de imkân kalır. Düşünmemenin bize yaptığı en büyük etki, kendimize bakmayı unutup, savunmaya kilitlenmek ve sürekli hatayı muhatapta aramak. Bu durum, kendine has algı mekanizmasını çalıştırır ve kendimizi haklı gösterecek ipuçları bulduğumuzu zannederiz ve tabii ki yanılırız. Sadece hata aramak niyetiyle bakılan olaylarda hataları görürüz. Oysa o hatalar, yaşadığımız durumu açıklamak bir yana sadece bizi yanıltır ve inanmak istediğimiz şeye delilmiş gibi görünür. Ve bir süre sonra da bizi daha ciddi hatalara sevk eder. Çünkü yanlışın doğruluğunu ispata çalıştığımızda, giderek yönümüzü bile bulmakta zorluk çekeriz. Doğru yönü aramayanın bulması çok zordur ve olsa da geçici ve tesadüfîdir. Bilmeyiz ki, kendisini “sütten çıkmış ak kaşık” gibi görenler, zamanla bu aklığın sadece yüzeysel olduğunu ve kısa bir an için beyaz gibi algıladığını, giderek de gerçeğin ortaya çıktığını görürler. Kendi kaşığımızın rengi apaçık ortaya çıktığında, kabulden başka seçenek olmadığını görüp, kerhen, “tamam, ben de hatalı olabilirim” demek, işi düzeltmekten ve yapıcı olmaktan çok uzaktır.


Tarih: 19:48, 6/12/2006 Kategori: saliha erdim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Dilekçe, içindeki dileği taşır,

Saliha ERDİM
2006 - Haziran

1. Sayfa

ne yazdıysan onu beklersin ve beklentinde seni taşır.” Duâ Dilekçesi Dua, içimdeki düğümleri açtığım kutlu kapıya yakarışımın adı. Niyetimin söze, dileğe dönüştüğü an. Hedefe doğru yöneltip gerdiğim yaydaki ok. İhtiyaçlarımın organize olmuş sözlerdeki anlamı. Ulaşmak istediğim şeye ulaştırmasını istediğim makama verdiğim sözlü dilekçe. Ve dualarımız Rabbimizle aramızdaki pırlanta bağ. Hayatımızda duanın çok önemli bir yeri vardır. Bizi etkiler ve zihnimizi mevcut bilgilerle yönlendirir. Dua dilekçesinin içindeki talebe göre oluşmuş algılar ya da, o dileği oluşturan; değer, inanç ve ihtiyaçlar, haklılığına inanan insanın beklenti yüksekliğini taşır. Oysa her an yanılma riski taşıyan temsil sistemlerimiz; silme, bozma ve genelleme ile özele indirgenmiş uyaranlar, zâten kişisel ve özel değil midir, zaten subjektif değil midir? O halde yüce Yaradanımıza ilettiğimiz dilekçenin başköşesinde, yanılmanın en aza indirilmesi talebi ve bunun farkındalığı olmalı değil mi? Biliyoruz ki, bakışlarımızı, duruşumuzu ve hatta iş tutuş biçimimizi bile etkileyen beklentilerimiz ve bunların bir an önce gerçekleşmesini istedikçe, beklentimize uygun oluşan algılarımız çevremizi sarar ve bizi kuşatır. İşte dualar, bu istek ve beklentilerin o yüce makama gönderilmiş hâlidir. Dualarımız kimi zaman elimizi kolumuzu bağlar, kimi zaman da yolumuzu açar. Bu da duayı hangi sebeple yaptığımız ve hangi soruya cevap aradığımızla ilgilidir. Mesela: “Allah’ım! Ben bu çocukla nasıl başa çıkacağım, Sen bana sabır ver.” deriz. Burada şikâyet edilen şey çocuğun fiili durumu, istediğimiz şey ise sabırdır. Bu, çocuğa etki edemeyeceğine inanıp Allah’a havale etmek ve katlanabilmek için de sabır dilemek demektir. “Bu çocuk değişmez, benim de yapabileceğim bir şey yok, bari sabrımı artır da dayanayım.” anlamına gelir. Oysa sabırla birlikte durumu iyileştirmek için neler yapabileceğimiz konusunu düşünsek, doğru soru sorarak doğru cevaba ulaşmaya çalışsak daha iyi olmaz mı? Böyle yaptığımızda dualarımız da ona göre oluşur. Bu durumun bir başka boyutu da şu: Ya, çocuğun başa çıkamadığımız davranışı aslında normal ise ve biz nasıl davranacağımızı bilemediğimiz ve sabırsız olduğumuz için bize sabredilemez gibi geliyorsa ne olacak?


Tarih: 19:48, 6/12/2006 Kategori: saliha erdim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Yanlış Anlamlar,Anlamlı Bir Hayat Oluşturamaz

 (Saliha ERDİM)
Saliha ERDİM
2006 - Temmuz

1. Sayfa

Tanım, tarif demektir, tanımlamak ise tarif etmektir. Yeryüzünde ne varsa bir adı ve tarifi-tanımı vardır. Bu tanımların içi anlamla dolar ve biz o anlama göre değer veririz. Tarifler kişilere göre değişmez fakat anlam değişir, dolayısı ile de değer değişir. Çocuk dediğimizde herkes neden söz ettiğimizi anlar çünkü çocuğu tanır. Fakat çocuğun anlamı dediğimizde herkesin zihninde farklı bir şekil oluşur. Tanımı bir kap gibi düşünürsek ona, içine koyduğumuz şey kadar değer veririz. Bir elmasın taşındığı kabı, olağanüstü tedbirlerle koruruz. İçini toprakla doldurduğumuz kabı ise, “aman başına bir şey gelmesin” diye üzerine titreyerek korumayız. Kazara başına bir şey gelse, ne yapalım gelirse gelsin deriz. Bir âile ocağına ve bir annenin kucağına doğduğumuz andan itibaren (hatta daha önce) bize verilen değere göre muamele görürüz. Onlar (bizi büyütenler), kendilerini büyütenlerin oluşturduğu anlam ve değere, kendileri de katkıda bulunarak kendi tarz ve yaklaşım biçimlerini oluşturmuşlar. Bizim, başta kendimiz ile ilgili anlamlarımızın temelini de büyüklerimiz atar. Ve biz, farkındalığımızı arttırdıkça sorgulamaya, sorguladıkça da yapbozun parçaları gibi anlamları birer birer yerlerine oturtmaya çalışırız. İşte şu anda, her nerede ve her ne durumda bulunuyorsak bulunalım, anlamlarımıza göre hareket ederiz. Değer verdiklerimizi öne geçirir, değer vermediklerimizi fazlaca hesaba katmayız. İşte tam da bu noktada çok önemli bir husus var. Hayatı ve insanı gözümüzde ve gönlümüzde nereye yerleştirdik? Kendimizin, kendimiz ve bizim dışımızdakiler için anlamı ne? Ölüm, âhiret, hesap ve o zamana kadar uzanan ömür yolculuğunda hakikat ve gerçeklik adına, ne nerede olmalı ve ne nerede durmalı? Acaba ciddi değerler atfedip baş tacı yaptığımız ya da bizim için anlamsız olduğunu düşünüp geri plâna ittiğimiz şeyler, gerçekten de böyle mi yerleştirilmeliydi? Bu değerleri pratiğe aktardığımızda, günlük ritmin âhengi nasıl? Şöyle bir bakalım yakın çevremize; eşimiz, çocuğumuz, anne-babamız bu değer tasnifine uygun adım atıştan memnun mu? Bu uygun adım, yürüyüş, bizi nereye yaklaştırıyor, nereden uzaklaştırıyor. Bu anlamları herkes kendine göre belirlerse, o zaman ne kadar insan varsa, neredeyse bir o kadar da anlam var demektir. Çünkü anlam olgu değil algıdır. Peki, anlamlarımızın bir kaynağı olmalı değil mi? Bana göre, sana göre olan tarafı elbette olacaktır fakat özde neyin öne geçirileceği, nelerin arkada bırakılacağına dâir bizi yönlendiren bir hakikat kaynağına mutlaka ihtiyacımız vardır. Çünkü her insanın kişilik yapısı, yetiştiği ortam, ilişki içinde olduğu çevre ve duygu durumu gibi etkileyicilerle, gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını ve okuduklarını kendine göre algılar ve anlamlandırır.


Tarih: 19:48, 6/12/2006 Kategori: saliha erdim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->